Konusuna başlamak biraz zorlayıcı çünkü izleyicisi daha ilk bölümlerden gelen Trajedi sahneleri ile Erin'in yolculuğu başlamış olur.Erin'in annesi zamanında kendi ırkından olmayan bir erkekle evlendiği için şu anki yaşadıkları köye yerleşmeyi tercih etmiştir ve bu köy halkı da Touda denilen varlıklarla ilgilenerek geçimini sürdürmektedir.Touda'lar Kraliyet Ailesi için önemli varlıklardır çünkü geçmişin gizli bölümlerinde yer alan Touda,İnsanlar ve Beast-lord'lar arasında önemli bir savaş gerçekleşmiştir.Her ne kadar efsane gibi gözükse de bu savaşın getirisi ve götürüsü olduğu gerçeklerini herkes bilmemekte,bilenlerin bazıları da kabullenmemektedir çünkü bazıları ''İnsanlar ile beastler'in (yani dört ayaklı yaratıkların) asla arkadaş olamaz'' gerçeğini görmek istemez.Tüm ırklar arasında temsili bir yasa cümlesi olarak kullanılan bu kelimeler Beast-lord denilen varlıklar için de geçerli bir sözdür lakin insanlar her şeyi sadece kendi taraflarından görmekte,bu varlıkları sadece kendi amaçları için kullanmaktadır.Bu nedenle de Touda ve Beast-lord'ları anlama konusunda hiçbir çaba sarfetmemişler ve onların dünyalarına bulaşmayı düşünmemişlerdir,bir kişi hariç....
Erin de annesi Soyon gibi bir gün iyi bir sağlıkçı olmayı düşünmektedir.Planları bu yönde olsa da yaşadığı köyün içersinde gerçekeleşn tatsız olaylar sonucu bu hayalini gerçekleştiremeyecek bir noktaya gelir ve köyünü terk ederek kendi hayatına yön vereceği yolculuğuna başlar,bu yolculuğunda ilk karşılacağı kişi John olacaktır ve John'la olan bu karşılaşması onun için hayatının en önemli dönemeci olacaktır.Erin de bu dönemeci dönmek adına John ile birlikte yaşamanın koşullarına ayak uydurur ve ikisi artık bir 'baba-kız'dan daha ötedir.
Yaratılan o muhteşem dünyanın güzelliğinde kaybolmak ise benim her geçen bölümde seriye bağlılığımı daha da arrtırıyordu lakin başlardaki 4-5 bölümün gidişatı sizi yanıltmasın çünkü zhenya deyimiyle kendinizi yeni jenerasyon bir Heidi izliyormuş hissiyle başbaşa bulabilirsiniz :D Dünyanın yaradılışı, karakterlerin bu dünyaya göre tasarlanması,müziklerin ise cankurtaran gibi yetiştiği o dönüm noktaları...Serinin konusundan çok anlatımının çekiciliği ama hepsinden öte size sunulan görsel şölen tadındaki sahnelerin süslenişi.Ya yapımcılar bu konuda çok iyi ya da yaratıcıs yazarın dünyası çok renkli,buna neden olan şey hangisi bilemiyorum ama ben şimdiden bu yazarın hayranı olmaya başladım sanırım.Komedi yönü de yabana atılmayacak cinstendi,çok aşırı bir komedisi yoktu belki ama seriye bu kadar çok yakışanını pek nadir gördüm,hele Nukku-Mokku ikilisi her şeye değerdi bence :D
Açılışındaki müziği çok sevdim,içindeki gelen tınıları da çok sevdim,gerçi ben her şeyini sevdim gibi :D açılışın ise en sevdiğim özelliği müzikleri ve özetmiş görünümündeki simgeleştirilmiş çizimleri oldu.Hatta açılış şarkısının değişmediği ama ilk açılışta aynı şarkının bir erkek sanatçı tarafından seslendiriliyorken ikincisinde bir bayan tarafından seslendirilmesi ilk kez karşılaştığım bir şeydi.Belki işin kolayına kaçmak gibi görünebilir ama serinin gidişatından olsa gerek benim sevdiğim özelliklerden birisi oldu.Serideki tek aradığım nokta o efsanevi savaşın izleriydi.Bu savaşı tüm ayrıntılarıyla izlemek en büyük dileğimdi,gözden kaçırılan hiçbir ayrıntısı yoktu elbet ama ben tek bölümde kısacık bir ana saklanmış savaş hikayesi yerine birkaç bölümü esir alacak bir savaş hikayesi izlemek isterdim.Tarihsel bir savaşın güzelliği gözardı edilemeyecek derecede keyifli olmalı diye düşünüyorum.
Balsa tadındaki Soyon,Balsa çocukluğu tadındaki Erin,Jiguro-Balsa tadındaki Erin-Jonh birlikteliği ama hepsinden öte aşkı arka planda tutup da alttan verilen romantizmin ılıklığı.İnsanı ister istemez öyle bir melankolik havaya itiyor ki seriyi izlerken o fondan gelen müzikleri bir an önce duyayım diye kendinizle savaşıyorsunuz çünkü o müzikler gelince bu beklediğiniz romantizm rüzgarı şiddetlenecek sanıyorsunuz. Müzikleri arasından gelen o harp melodileri yok mu?İşte,serinin rengini belli eden en önemli unsurdu.Hatta melodilerden çok o ''harp'' öğesinin serideki rolünü hiç yabana atmayalım derim ben,ne de olsa her şey bir harpla başlayıp bir harpla bitiyordu...Hem de öyle güzel bitiyordu ki insan ister istemez eline bir harp alıp da serideki duyduğu tınıları denemek istiyor.Keşke Lal gibi biri gelip bana da harp hediye etse,çok şey mi istiyorum bilemiyorum ama Seriei no Moribito'dan bu yazarı tanıdığınızı düşünüyorsanız eğer bir kez de Kemono no Souja Erin ile tanıyın derim.





4 yorum:
bu animeyi hiç bilmiyordum, ve yazıyı okumadan önce resimlere hızlıca göz gezdirdim ve dedim ki bir seirei no moribito daha bulmuş galiba :)seirei no moribito'yu senin sayende izlemiştim,,, e bunu da izleyeceğim tabi :) ve pişman olmayacağıma eminim, izledikten sonra bir daha uğrarım :)
Ne zamandır elimde bekleyen bir seriydi Erin ve geçenlerde sayfasına göz gezdirirken aynı yazarın elinden çıkma olduğunu görünce direk daldım izlemeye ve ilk 5-6 bölümden sonra başlayan olaylar dizini ayrı bir keyif veriyordu :)
Böyle bir yorumu da senden bekliyordum evvah ;) Sana bir tavsiye daha vereceğim,yine mükemmel bir dünya yine çok ama çok çekici karakterler ve anlatılan hikaye,oldukça büyüleyici...Aynı yazarın elinden çıkma değil ama bu da bir roman uyarlaması,izlemeni tavsiye ederim;Juuni Kokuki (Twelve Kingdoms)
henüz elimde yok Erin, bir yerden bulur bulmaz izleyeceğim,, ve juuni kokuki! şuanda onu izliyorum zaten ilk sezonu bitirdim 14 teyim :) çok güzel gidiyor, atmosferine ben de bayıldım serinin ve karakter gelişimi benziyor bizim efsanelerimize :)
Tesadüfün böylesi,ne zamandır aklımdaydı tavsiye edeyim diyordum sana :) Yalnız o serinin tek eksikliği sonudur,öyle kalakalırsın sonunda. Maalesef yapımcıları devamını getirmemişler :(
Ayrıca,Rove of Versailles vardı hani,bir zamanlar izlerim diyordum :P
Erin izleyince de dönüşünü bekliyorum,bilesin ;)
Yorum Gönder