2 Ocak 2012 Pazartesi | By: Squaw

Oyun oynayalım, Taş Kafa.

''Ölmek tuhaf bir şey değil. Ölmek çok doğal. Neticede hepimiz öleceğiz. Hayatı dolu dolu yaşamak lazım, sevmek sevilmek ve mutlu olmak lazım göçüp gitmeden önce. Kalan vaktini bu şekilde harcaman yazık değil mi? Sen bir taş kafasın. Benden kaçtığını biliyorum. Beni yaralamak, incitmek istemiyorsun. Sen gittikten sonra nasıl üstesinden geleceğimi merak ediyorsun. Ama bilmediğin bir şey var. Geride kalanlar bir şekilde hayatlarını sürdürüyorlar. Ölen, öldüğüyle kalıyor. Geride kalanlar bir şekilde yaşamaya devam ediyorlar. Hem ben bir taş kafayım. Çabucak unuturum. Pek zeki sayılmam. Muhtemelen her şeyi bir ay içinde unutmuş olurum. Bir ay boyunca kalbim kırık dökük dolaşırım. Ama bir ay sonra, arkadaşlarımla çıkmaya ve eğlenmeye başlarım. Komik bir şeyler gördüğümde kahkahalar atarım. Sonra kendimi toparlarım. Yani benim için üzülmene gerek yok. Sen gittikten sonra pişmanlık duymak istemiyorum. Bu kadar ulaşılması zor biri olmamalıydım. Sana daha iyi davranmalıydım. Seni daha çok sevmeliydim...''


Kore Drama'ları konusunda beceriksiz olan bir izleyiciyim ben. Hem de öyle böyle değil, diğer aile fertlerinin (annem, babam ve ablamın) olan sevgisine karşın benim bu tarafta pek bezim yok, olmadı da... Sevdiği kadın uğruna başına kurşun yemeyi göze alabilen Cha Moo-hyuk, sevdiği adamı aşık olduğu kadınla birleştirmek için debelenmek adına çöp çatan perisine bürünen Song Eun-chae, yanıbaşındaki kadını sevdiğini farkedememiş Choi Yune, onun aşkını ölümü göze alabileceğini ispatlayana kadar kabul etmeyen Kang Min-joo, hepsinin yolunun kesiştiği Avustralya sınırlarında biten sonla Seul Dünyası'nda start alan başlangıcıyla aşkı için özür dileyenlerin dünyası. Bana o kadar yabancıydı ki hepsi, izledikçe bu yabancılıktan çok uzakta kaldı. Öyle bir uzak kalış değildi bu, aksine benliğimin her kısmına yerleştirdiklerimden oldu. Nasıl çıkaracağımı da bilemiyorum henüz.


  ''Sen hiç de acınacak bir durumda değilsin. İçinde kocaman bir sevgi barındırıyorsun. Sana ihanet eden kadın için kurşun yemeyi göze alacak kadar kocaman bir sevgi. Sen bir zavallı olamazsın...'




Moo-hyuk sevdiği kadının, onu para için terk etmesi uğruna her şeyi göze alabilecek kadar cesur ama aşkın ne anlama geldiğini oldukça geç anlayabilecek kadar da talihsiz birisi. Talihsizliklerin bir diğer kurbanı olan Song Eun-chae de bu esnada Moo-hyuk 'un hayatına giriverir. Stilisti ve kordinatörü olarak  iş için -aynı zamanda çocukluğundan beri aşkı için yanıp tutuştuğu- Yune'ye eşlik etmek amacıyla gittiği dilini lisanını bilmediği Avustralya sokaklarında soluğu aldığı bir sırada çalınan bavuluyla pasaportu da gider. Öylesine çaresiz kalıvermişken Moo-hyuk çıkar karşsısına, aslında onun da bavulu çalan sokak serserilerinden bir farkı yoktur. Yine de Kore asıllı olan Moo-hyuk, Avustralya'lı bir ailenin evlatlık alıp onu sokaklara terk etmesi sonucu Avustralya sokaklarını adı gibi bilmektedir ve cankurtaran rolünü üstlenmek zorundadır. Song Eun-chae'yi sokakta görür ve yanına alır, içkiler içilir, karınlar doyurulur, sarhoş olunur ve soluklar bir striptiz kulübünde alınır. Sonra buraya bırakılan eller tarafından aynı gün içersinde birkaç saatlik farkla tekrar kaçırılır  Song Eun-chae. Sonra da ülkesine döner ve Moo-hyuk, o kurşunu yediği olaya döner. Karısı mafya mensubu bir adamla evlilik yapacak,  Moo-hyuk düğüne davetli olarak bizzat katılacak ve çıkan çatışmada başına yediği kurşunla hayatına devam edecektir. Yapılan operasyonla çıkartılamayan kurşunun getirisi olarak belli bir süre sonra da ölümünü bekleyecektir. Her şeye Avustralya'da son vermesi gerektiğini planlarken sevgilisinin kocası onu öldürtme planları yapmaktadır ve eski sevgilisi ama hala sevdiği kadın ona son bir iyilik yapar. Yaşamı  boyunca yeteceği parayı sağlar ve onu kendi topraklarına gönderip de orda beklenen sonun gelmesi için devam etmesini diler. Moo-hyuk'ın da yapabileceği en iyi şey bu olduğundan ülkesine dönmeyi kabul etmesi kaçınılmaz başlangıçtır. Döner ve bebekken kendisini evlatlık veren ailesini aramak yapacağı ilk iş olur. Önce ikiz kardeşini bulur ve yapacağı bu ilk iş arasında beklenmedik bir şekilde karşısına Eun-chae çıkar ve her şey kendi ekseni etrafında şekillenmeye başlamıştır artık.


 ''Tanrım… Gerçekten varsan, sana bu sözü veriyorum. Kalan günlerimde Eun-chae’nin yanımda olmasına izin verirsen… Kalan günlerimi bu kadınla geçirme fırsatını verirsen bana… Daha çok üzerime yüklenmezsen… Her şeye bir son vereceğim. Kinimi, öfkemi bir kenara atacağım ve… Huzur içinde öleceğim..''



Konusu sıradan bir Yeşilçam klasiğini aratmayacak düzeyde, işlenişi yalınlık adına ne kadar şey varsa barındırabilen bir kapasiteye sahip. Oyunculukların, sınırları zorlamayacağı türdeki roller bütünü, konunun derinlik taşımayacağını düşünmemi sağlayan bir içerik,  repliklerin insanı sarmalamayacağına inanılan kelimeler  topluluğu ama hepsinden üstün her yeri saran birbirinden hoş melodiler. Yanıltmayan tek şeyin melodiler olduğunu düşündüğüm bir anda beni gafil aflayan bir dizi olup çıkıverdi ''I'm Sorry I Love You''. Öyle bir avladı ki bitirdiğim andan beri üzerimden atıp çıkaramıyorum, çıkarmak da istemiyorum artık. Sevdiği kadın için bir şey yapamamanın acısıyla kendine lanet eden bir erkeğin aşkı güzel bir şekilde yaşayışı,ona nazaran sevdiği adamın dönüşü olmayacağını bilerek ona her adımda daha da bağlanan bir kadının acizliğiyle ne kadar ağladığımı hatırlamıyorum bile ve onlardan kalma melodileri dinledikçe de o noktaya geldiğimi kabullenesim yok hiç. Oysa ben Kore Draması sevmezdim hiç, sevmez izlemezdim.


Ekran başına oturana kadar içimde beslediğim tedirginliği anlatamam. Acemiliğimi yüzüme vuracak bir tedirginlikti belki ama sıkılacağıma adım gibi emindim. İlk 12 bölüm yer yer sıkıldığımı itiraf etmem gerek hatta, peki ya sonrası? Sonrasını ne siz sorun ne de ben söyleyeyim. Ne zaman beni etkilemeye başladı ne zaman o müzikleri içime çekmeye başladım hatırlayamıyorum hiç. Hatırlasam da dile getiremiyorum sanırım.  Sıradanlaşan repliklerin farkedilebilir bir açıyla değişim göstermesi, normalde sık sık izlediğim durağan oyunculukların bu yapım sayesinde farklı gözlerle görmemi sağladığı o sihir, hepsi ama hepsi diziye dair ne varsa dile getirmek istediklerimden. Moo-hyuk 'un ortaya koyduğu o bakışlar bir erkeğin tıpkı sevdiği kadına sergilediği  bakışların aynısı, ona karşı verilen sıcaklığın getirisi. Onu her şeyden,kendinden bile korumak isteyen bir erkeğin hayatı. Bir aşkın içinde 'özrün' boyutunun ne olduğunu kolayca sergileyebilecek bir yüz o. Özrün olması gerektiği ama bir insanı sevmek adına yapılan o çok özel olan özrün saçmalığını düşündüğüm,  izledikten sonra ise bu diziye biçilmiş kaftan olduğuna inandığım bir kelimenin simgesiydi o yüz. Birinden, onu sevdiğin için özür dileyebilmenin anlamına ulaştırabilen bir diziydi ''I'm Sorry But I Love You''. Hatta o anlamın ne demek olduğunu güzelce beynime kazıyan... So Ji Sub dizi esnasında ya gerçekten Im Su Jung'a aşık olan taraftaydı ya da bu sevginin aurasında yolunu kaybetti. O arkada yaşananlar arasında neler oldu bilemiyorum ama diziyi bir daha yapılandırmaya kalksam bu güzel şeye verilecek ismin yine o olduğuna olan inancım sonsuz. Bir ismin tüm diziyi özetleyebilecek sihre nasıl sahip olabileceğini düşünüp dururken bulabildiğim tek isim yine 'Misa'ydı!


So Ji Sub'u ilk kez izledim ama birçok kez izliyormuşçasına beynime kazıdım. Sokak serseliğini bu kadar güzel yansıtmasına mı şaşırayım yoksa aşık bir insanı böylesine duyguyla doldurabilmesine mi tutulayım?! Onun yanında Im Su Jung'ı da ilk izleyişimdi, aşık bir kadının verebileceği her şeyi bünyeme işliyordu.  Kendimden bir şeyler bulabileceğime inandıran, geçmişteki benle bugünkü benin gel gitlerini su yüzeyine çıkaran ve korktuğum, dahası kaçmaya çalıştığım ne kadar ben varsa hepsini benimle buluşturan kişiydi Song Eun-chae. En iyi çiftti benim gönlümde, bugüne kadar çift olarak kıskanmadığım, kıskanmayı bırakıp hiç umursamadığım nice çiftlerin arasından sıyrıldı onlar. Deli gibi özendim onlara,özenme yanında özlediğim çiftlerden biri oldu, oysa ben bu yeni yılda hiçbir şey dilemeyecektim. Özellikle de aşk, aşktan ziyade aşık bir erkek dilemeyecektim, yorulmuştum çünkü...


''Hayattayken bile öylesine yalnızdı ki onu bu halde bırakamazdım. Hayatımda bir kerecik olsun kendimi düşünüp kendim için yaşayacağım…''

7 yorum:

İstanbul dedi ki...

Birçok Kore dizisi izledim ama içlerinde bu dizinin yeri çok farklı. Belki ilk izlediğim Kore dizisi oluşundan, yok yok bu yüzden değil sanırım işlenen konuyu sanki gerçek hayattan kesip almışlar ve bize bu şekilde sunmuşlar.

Ömrü boyunca hep tabir yerindeyse garip bir şekilde yaşayan Moo-Hyuk, daha en başında itibaren terk edilen, yalnızlığa itilen bir karakter görünümünde. Ömrünün yol ayrımı sayılacak başından geçen olaylar onu sert bir kimliğe bürünmesinin nedenidir. İçindeki sevgi, demir duvarların ardındaki bir müebbet mahkumunu andırır. Kapalı kapılar ardında kalmaya mecburdur sanki.

İzleyebileceğiniz en güzel Kore dizisi olduğunun altını çizerek izlemeyenlerin bu diziyi kesinlikle arşivine katması gerektiğini düşünüyorum.

Yine çok akıcı bir şekilde anlatmışsın Squaw, tekrar izleme sebebim olacak gibi sunumun ^^ Harika bir dizi, her şeyi ile hafızalardan silinmeyecek bir atmosfere ve konuya sahip gerçekten.

Squaw dedi ki...

Replikleriyle kendini benliğime kazıyan bir dizi oldu.Aslında konusuna göz gezdirince beni sıradan bir şeyin beklediğine o kadar emindim ki bu düşüncelerim yüzünden kendimden nasıl utandığımı anlatamam İstanbul.Beynime kazınan o kadar çok şeyi var ki yer yer beni beynimden vuran sahneleri yer yer beni ağlatabilecek müzikleri, yeri geldiğinde de beni dondurabilecek replikleri... Hepsinden öte 16. bölümün girişi''Eue-chan orda mı Kal-chi?... Eue-chan hala orda mı Kal-chi?...Eue-chan'ım hala orda mı Kal-chi?...'' :)

Song Eun-chae'nin son günlerinde sevdiği adamdan bir iz kalması adına resim çektiği sahnesi,onları yok eden Moo-Hyuk.Her ağlayışında Euen-chae'yi ''Oyna benimle,Taş Kafa'' diyerek avutan bir erkek ve son anlarında bu cümlenin Eun-chae'nin dudaklarından döküldüğü dakikalar.Sarılmanın normalde hiçbir şey ifade etmediği zamanların aksine ilk bölümden itibaren bu dizide önem kazandığı dakikalar.Hepsiyle bir bütün olan ve hiçbir özelliğinin birbirinden ayrı düşünemediğim nadir yapımlardan birisi Misa.

Bir sokak serserisinden beklenmeyecek derecedeki ılıklığıyla Moo-Hyuk, bulunduğu yerin vereceği şımarıklığa rağmen beklenmedik masumluktaki Euen-chae ve onlara eşlik eden nice güzel karakterler.Kal-chi bile başlı başına bir isimdi bence.Diziye en çok yakışanlardandı hatta. :)

İzlediğim Kore Dizi'lerini düşündüğümde bu iki ya da üçüncü olanıdır aslında ama PC'den ilk izlediğim olarak tarihe geçecek olanıdır ve en çok etkileyeni olarak.Ben,bıraktığı izler hala tazeyken bile bir kez daha izleme planı yapmaktayım,sanırım zaman geçse de bendeki yerini değiştirmeyecek olanlardan birisi oldu ve benim gibi düşünen birini görmek çok güzel İstanbul.Senin de aynı şekilde düşünüyor olmana sevindim. :)

Squaw dedi ki...

Eklemeyi unutmuşum İstanbul. :( Hani şu ifaden var ya; ''İçindeki sevgi, demir duvarların ardındaki bir müebbet mahkumunu andırır. Kapalı kapılar ardında kalmaya mecburdur sanki.'' Moo-Hyuk adının tanımı bu olsa gerek. :(

İstanbul dedi ki...

Replikleri ve müzikleri zaten akıllara kazınmasını sağlayan etkenler Squaw.Bazı dizilere ön yargı ile başlarız, sonra fikirlerimizin dizinin akışıyla beraber zıt yönde değiştiğini fark ederiz. Sende de sanırım böyle oldu.Ama izledikten sonra ön yargın kırılmış sanırım :)Kal-chi, o karakter dizinin en tatlı karakterlerinden biri, Moo-Hyuk'un Eun Chae ile beraber en sevdiği karakterlerden kendisi. Hyuk'un onlara olan koruyucu tavırları gözden çarpmıyor dizi boyunca.16.bölümdeki o sahne, unutulmaz repliklere de kapı açıyordu. Aşırı dozda hüzün enjekte ediyor izleyenlere :(


Sokak serserisi gibi görünen, oynadığı karakteri sanki hayatın bir kesitinden alıp karakteriyle bir bütün haline getiren So Ji Sub oyunculuğuyla göz dolduruyor. Aynı şekilde Eun Chae'de Ji Sub'a müthiş eşlik ediyor dizide.

Kore dizilerine yeni yeni izliyorsun anladığım kadarıyla. Birkaç dizi önerebilirim eğer izlemek istersen. Bu yılın dizilerinde 49 Days var mesela, o da oldukça güzeldi.Japon dizilerinden Great Teacher Onizuka'yı unutmayayım. Çok eğlenceli bir okul dizisi. Türünün en iyilerinden kesinlikle.Bir de Kore filmlerini tavsiye ederim. Uzakdoğu sineması özellikle Korelilerin çektiği bazı filmler var ki Amerikan filmlerini unutuyorsunuz izlerken. Old Boy, My Sassy Girl, The Man From Nowhere yapımları kesinlikle uzakdoğu sinemasının baştacı olan yapımlardır :)

Sunumun için tekrar teşekkür ederim Squaw, Misa'yı yine anımsamamızı sağladın, belki tekrar izlerim yine, bu kez sen vesile olacaksın sanırım :D

Squaw dedi ki...

Kesinlikle öyle oldu.Ön yargı olayını her alanımda sevmem aslında ama bu tavrı takınmaktan da vazgeçemiyorum bir türlü.Bir tek arkadaşlıklarımda ya da çevremdeki insanlar konusunda üstesinden gelebildiğim bir huy oldu. :D Dediğin gibi de bu dizi ön yargımı çok güzel alaşı edebildi.Aslında böyle bir diziyi ilk izlenim olarak bu alanımda işlemem iyi oldu diye düşünüyorum çünkü sevmediğim bir şeyle başlamış olsaydım,bu dünyadan tamamen kopabilirdim diye düşünüyorum. :) Aynı şekilde, Misa adı geçince vazgeçemeyeceğim isimler kesinlikle bu üçlüdür.Eun-chae'nin, Moo-Hyuk'un yanına geldiği anlardan sonraki yaşananlar benim için çok özeldi.Onlar için özel olan şey bana da aynı duyguyu verdi.Keşke o anları daha fazla yaşayabilseydik. *-*

Daha önce bizimkiler Tv.'de birkaç (Zoraki Prens,Jumong gibi) tanesini izlerken onlara eşlik etmiştim.Bir türlü de ısınamamıştım.Gerçi Uzak Doğu'nun Festival Filmleri'ni severek izlerim.Mesela Dolls bu alanda en sevdiklerimden ve en başarılı bulduklarımdandı. GTO ise çok önerilen bir yapım,animesini de büyük keyif alarak izlemiştim.Onun dizisini de izlemek istiyordum aslında,böyle alıştığım için şimdi elimde ne zamandır bekleyen Lovely Complex ve Nana filmlerini düşünüyorum. :D Hazır alışmışken bu fırsatı kaçırmayayım dedim. :P Tavsiyeler için de teşekkür ederim, isimleri bir kenara yazdım İstanbul.

Ben de bu güzel yapımın sayfasında beni yalnız bırakmadığın için teşekkür ederim.Benim için sevdiğim bir şey üzerine sohbet etmek gibisi yoktur.Hatta çenem baya düşer,burda da parmaklarım coşuyor işte. ^.^ Ne güzel vesile oldum ama tekrar izleyip de üzüleceksen böyle bir şeye vesile olduğum için şimdiden üzgün olduğumu belirteyim, kusura bakma. :D

Bolat dedi ki...

Ben izlemedim ama yazdıklarınızdan merak ettim şimdi :)

Squaw dedi ki...

Biraz Yeşilçam biraz da hayatın gerçekliğine dair tatlar beni sıkmaz diyorsanız izlemenizi tavsiye ederim.Günümüzdeki aşkı yüzeysel yaşanlara inat güzel bir aşkı sunmaktan gocunmayan bir diziydi.

Bence bir an önce izlemelisiniz. :)

Yorum Gönder