22 Mart 2013 Cuma | By: Squaw

Tezuka Osamu no Buddha: Akai Sabaku yo! Utsukushiku


Konusu ve ele aldığı öğeleriyle farklı olmayan bir dünyanın kapısını aralıyordu Osamu Tezuka's Buddha, adından anlaşılacağı üzere Budist temalarıyla bezeli bir dünyanın içine çekiyordu. Siddhartha ile Chapra'nın birer simge olarak kullanıldığı, Budistliğin öğretilerinden esintiler taşıyordu. Tatta gibi de bir başka simgesi vardı. Biraz simgelerin filmiydi biraz da Budizm öğelerinin aynasıydı. Doğal güzelliklerinin esirgenmediği yapımlardandı. Anlatımın sıkmadığı, sahneler ilerledikçe sonucun ne getireceği konusunda izleyicisinde merak duygusu bırakanlardandı. Olaylar dizininin güzelce tasarlandığı, bu tasarımın getirisi olarak da hiçbir kopukluğa yer vermeyen, karakter tasarımlarının film atmosferine en çok yakıştıştığı yapımlardan biriydi Osamu Tezuka's Buddha. 2011 yapımlarından olup da pek parlamayanlardan biriydi. Girişiyle, sonuca ulaşılan yolda sıkıcılık adına pek bir şey barındımıyordu. İzlerken, her karakterin derinine inmeyi başarabilmişti. Yapımcılarının ayrıntıları çok önemsemiyormuşçasına gösterdiği ama aslında tersine karakter oluşumuyla bunu aştığı filmlerden biriydi. Sonuca ulaştığımda da beklenilen bitişi veriyordu, bu verişle de izleyicisinde doygun bir his bırakıyordu.

 

 Eski zamanlarda Hindistan'ın göbeği; insanların varlığına göre statü kazandığı dönemler, prensin gözüyle görmediği için içinde nelerin dönüp bittiğini bilmediği bir ülkeyi yönetmek için kendini hazırladığı zamanlar; halkınsa gözü kapalı olarak kralına sadık kaldığı bir dünya. Bu dünya ortasında Kral olmak için doğmuş Siddharta, köle olan bir anneyi kurtarma mücadelesi veren Chapra, sahip olduğu fantastik özelliği iyi amaçlar için kullanmaya çalışan ufaklığımız Tatta ve sahip olamayacağı bir aşkın ışıltısında karanlığa itilen Migalia. Hepsinin yollarının bir şekilde kesiştiği Osamu Tezuka's Buddha dünyası. Bir nevi, Kral olmanın ağırlığıyla ezilen Siddharta'nın yolcuk hikayesi, yolcuğuna başlangıç olarak da tanık olarak bizi seçen bir yapım; The Red Desert! It's Beautiful.

Siddharta, Kral olan bir babanın tek oğlu olarak dünyaya gelir, kaderi en baştan yazılmış bir Prens'tir o; savaşlar en yoğun dönemindeyken dünyaya gelmiş bir Prens'tir. Diğer yanda köle olmayı kaderinde saklayan Chapra, hayatını devam ettirme mücadelesinde boğuşan küçücük bir çocuktur. Yolları bir şekilde Tatta ile kesişir. Tatta'ysa köyünde ailesiyle birlikte yaşamaktadır ve yaşamını elinden gelebilecek her türlü işi yaparak sürdüren bir afanacandır. Chapra ile de bu üstlendiği işlerden birini yaparken tanışır, Chapra'yı zor durumda bırakan biri olarak çıkar karşısına ve bir şekilde, aynı tarafın yolcusu olmaya karar verip birlikte amaçları için savaş vermeye çalışırlar. Chapra ile yolları kesişen Tatta, yollarına devam ederken bilmedikleri bir yerde bilmedikleri bir zamanda da Siddhartha ile Migalia karşılaşmak üzeredir. Bu dörtlümüz için birbiriyle kesişecek hayatları yaşıyor diye düşünebilirsiniz ama bu hepsi için geçerli değildir. Yüze gelecek olanlar sadece Chapra ve Seddhartha olacaktır. 


İleri bir zamanda adıyla öne çıkacak olan Chapra, köle olan annesini satılmaktan kurtarmak amacıyla elindeki malları gereken yere ulaştırma derdindedir. Sokaklarda, bunun için çabalarken elindekiler bilmediği bir çetenin çocuk elemanları tarafından çalınır ve elindeki mallar uçup gitmiştir. Böylece Chapra annesini satılmaktan kurtarma umutlarını tamamen kaybetmiştir. Yılmayan Chapra, bu işin peşine düşer ve bu takip onu Tatta ile buluşturur. Tatta yaşadığı köye getirdikleri Chapra'nın durumunu öğrendikten sonra annesini kurtarması için ona yardım teklifinde bulunur. Bu esnada da Tatta'nın köyü saldırıya uğrar ve Tatta, hayatına Chapra ile devam etmeye karar verir çünkü köye saldıranların komutanından öç alması için Chapra'ya ihtiyacı vardır. Chapra ve Tatta iyi bir ikili olur, Chapra'nın annesini satılmaktan kurtarmakla kalmaz, efendilerinin elinden de kurtarırlar. Tatta'nın intikamını alma yolculuklarında yaşanılanlar sonucu Chapra bir kafilenin liderliğine oynamaya karar verir çünkü Tatta gibi onun da içinde kölelik sistemine öfkeli biri yatmakta, intikamını da alma ateşi giderek yükselmektedir. Savaşların sonuçlarını en acı şekilde görmüş olan biri olsa da bir ordunun lideri olmayı aklına koyan biridir Chapra. Acımasız ve vicdan sahibi olmaktan vazgeçmek adına köle kimliğini de saklaması gerekmektedir. Daha önce hiç yüzünü görmediği biri vardır ve bu isim savaşın sonuçlarını görerek büyümüş, savaş karşıtı biri olarak yetişmiş olan Prens Siddhartha'dır. Her ne kadar savaş karşıtı olsa da ülkesini korumanın yollarından birinin savaşmak olduğunu er ya da geç öğrenecektir.



Halkının ne yaşadığını bilmeyen Prens'lerden biridir Siddhartha, bu cahilliğini de tahmin edemediği bir zamanda öğrenir. Bir anda kendini halkın içinde bulacağı bir gün yaşar ve halkın çektiklerini gören bir Prens'tir artık. Halkın tarafında olmayı düşünse de dayatmaları yaşamak zorunda olan bir Prens'in elinden bir şey gelmemektedir; Prens olan biri savaşmak zorundadır, sadece bu değildir. Prens konumundaki kişi aşık olamaz, istediği kadınla evlenemez, istediği zaman sarayını terk edemez, dilediği zaman halkın arasına karışamaz, savaşçılarının önüne geçemez, savaş alanındayken kandan korkamaz, ölülerden kaçamaz, ölümdense hiç kaçamaz. Kaçmaktan ziyade ölümden korkamaz, yine de en son ölenlerden biri olur. Bunları yaşadıkça da kaçamayacağını anlar, bu anlayışla da kendini iç dünyasına kilitler ya da içsel yolculuk dışında başka dünyaya yönelir. Yapabileceği tek yolculuk bu değildir elbet; dış dünyada yapılabilecek bir yolculuk daha vardır. Savaşın ortasında aynı düşünceleri taşıdığın biri olsa da savaşmak zorunda kaldığımız bir dünyadır o; işte Chapra ile Siddhartha'nın da dünyası böyleydi. Savaş karşıtı olan, statüleri olmayan bir dünya arzulayan, aileyi korumak isteyen insanların dünyasıydı.


Japonya merkezli geçmeyen yapımlar, bir anime yapımı olsa da başka şekilde ilgimi çekiyor. Daha çok Fransa ve İngiltere'nin eski dönemlerini izlemeyi seviyorum. Benim için anime yapımlarında bu dönemler için verilen ayrıntıları izlemek gibisi yoktur. Kullanılan objeler olsun tasarlanan mekanlar ya da arka planlar olsun, 19. yy İngilere'si veya Fransa'sı ise o yapım benim için tadından yenmiyor. Hindistan odaklı olanını da ilk kez izlemiş oldum, Günümüzde geçen bir konusu vardı ama bu film eski zamanlarda geçiyor oluşuyla, daha önce izlemiş olduğum o Budizm temalı yapımlarından ayrılıyordu. O dönemleri ayrıntısıyla bilemem elbet, araştırmadığım bir kültürün öğeleri olduğu için pek fazla bilgim yok fakat bilmeyen birinin bile izlerken yapımda karşısına gelebilecek her öğede bu ayrıntılara dikkatedildiğini analaması pek zor değil. Müziklerinse, arka plana itildiği bir yapım. Bunun nedeni basit aslında; bunu yaparken müziği ön plana çıkarıp da film içindeki anlatılmak istenilen şey es geçilmesin istenilmiş. Ne de olsa bir Budist olma yolunda ilerlemeye çalışan, daha doğrusu hayatını bu yola doğru iten birinin başlangıcıydı film. Konu dinsel öğeler olunca sıkılabileceğinizi düşünebilirsiniz, halksınızı da. Bu dinsel öğeleri bir kenara bırakın, statülerin değişim göstermesini değişik bir şekilde ele almış bu yapıma şans verin derim. Bir noktada yön değiştiren hayatlarıyla insanları kendileri konusunda düşünmeye iten bir yapım, kendisiyle baş başa bırakıyor. Kendisiyle baş başa bırakırken de dış seslerden soyutlamıyor, bunu nasıl başarıyor bilmiyorum ama o gücü kendinde bulmuş bir isim. Çok büyük bir gücü yok aslında, çok da sesli bir isim değil, sıradan da diyemeyiz. Kendi ekseninde, kendi diliyle bir şeyleri sunma çabasında. Sadece Chapra ya da Siddharhta dünyası değildi, sadece Budizm dünyası da değildi, hatta Hindistan dünyası da değil. Her insanın hayatında olabilecek bir dünyaydı, hepimiz bir Chapra değiliz elbet ya da bir Prens ama hepimiz o savaşların gerçekliğini biliyoruz, savaşlar değil de hepimiz bu statü farkının ne demek olduğunu az çok biliyoruz. Kölelik sistemini yaşamadık ama en azından bunun ne demek olduğunu da görebiliyoruz, anlayabiliyor muyuz bilmem ama Osamu Tezuka's Buddha bunu anlatabilme çabasında olanlardan biri. Dili yalın, içi dolu, mimikleri anlaşılır, kişiliği alçakgönüllü; hal böyle olunca da izleyicisini yormadan kendini ortaya koyanlardan biri. Ekran karşısına, bir sürü beklentiye girmeden kurulun. Sizi filme doğru itmiyorum ama izlemeyin diye de öğütleyemiyorum. Zira son sene yapımlarından gelen seyirliklerden birini arıyorsanız eğer Osamu Tezuka's Buddha’ya şans verin diyorum.

0 yorum:

Yorum Gönder