6 Nisan 2013 Cumartesi | By: Squaw

İki Küçük Evrene Yüklenmiş İki Minik Beden, Bunun Aksine Kocaman İki Yürek: Starry Starry Night.



‘’Beni seven bir anne ve babam var. Artık… Birbirlerini sevmemelerine rağmen. Bana değer veren sınıf arkadaşlarım var. Her zaman… Beni anlamamalarına rağmen. Uzaklaşmakta olan sınıf arkadaşlarıma bakarken, onlara göre yazın, daha yeni başladığını fark ettim. Ancak benim yazım, çoktan bitmişti. 
 
13 yaşındayken çok kırılgan oluyoruz. Ama 13 yaşındayken çok güçlü de oluyoruz. Bu yüzden, bu zalim dünyayla yüzleşmek zorunda kalmadan önce, lütfen bize iyi davranın. Fazla bir şey istemiyoruz. Bir bakış, nazik bir söz, sağanak yağmur, ani bir rüzgar veya kafayla verilen bir selam. Kendimizi özel hissettiren bu küçük iyilikler. 
…. 
Küçük tavşan, asla büyük bir tavşana dönüşmedi. Küçük fil asla büyük bir fil olmadı. Büyüyen tek şey, bendim.’’


İki farklı yaşanmışlığın tek kabukla örtündüğü bir dünya, iki masum bireyin tek yapbozda, parçalara büründüğü bir yaşam. İki küçük evrene yüklenmiş iki minik beden, bunun aksine kocaman iki yürek. Starry Starry Night; Tayvan yapımı filmlere karşı olan inadımı kırabilen bir film oldu; bugüne kadar, eskiden Korece’ye göstermiş olduğum inadı gösterdiğim bir dile sahip, Uzak Doğu dilleri arasında Japonca ve Korece’den sonra kabullenmekte en çok zorlandıklarımdandı hatta. Dili yanında, film yapımlarına da soğuk baktığım bir isimdi; çünkü bana göre yapımları çok durağan, aşkları inandırıcılıktan uzaktı. Ya ben çok yanlış yapımlara denk gelmiştim ya da önyargıyla yaklaştığım için ardında saklı olanları görememişim. Tarihi yapımları görselliği dışında bana hala durağan gelmekte ama iş ‘görsellik’e geliyorsa işte Çin veya Tayland yapımlarını gözüm kapalı bir şekilde ilk sıraya alabilirim, kimse kusura bakmasın. :) Starry Night da nasibini alanlardan biri olmuş; biraz hayalsi, biraz çocuksu masumluk, biraz melankolikliğe sahip çocuk psikoloji, biraz da ilk aşkın bizdeki önemine dem vuran ama hepsinden öte tüm bu büyüme nazları yanında çocuksu dünyamızdan hiçbir şey kaybetmeyişimizin kanıtı gibiydi Starry Night. Daha ilk sahnede gelen yıldızların; önce kara, sonrasında karın da gözyaşına dönüştüğü sahne beni ekran karşısına zımbalayıvermişti ve o sahneden sonra beklentilerimi yükseğe çıkardım. 


Mei ve Jay dünyası, bu heyecanımın getirisi olan beklentimi son ana kadar bana gerisin geri sundu, Mei’nin Jay’e olan duyguları, Jay’in Mei’ye olan hisleri ama hiçbir zaman sözlere dökülemeyip de içten gelen, bizim bile duyamadığımız seslerle aktarılmayı seçen çocuksulukla dolu bir aşkı sunuyordu. Sadece aşkı sunmuyordu bu yapım, daha fazlasına sahipti; Mei’nin, bir yandan Jay dünyasını işlerken diğer yandan da ailevi sorunlarını yansıtıyordu bize, aile sorunlarından daha çok dede sevgisiyle büyümüş ve dedenin ona olan ilgisinin getirisi olan duyguları veriyordu. Paramparça olan hayatının yansımasıydı bir nevi. Çocukluk korkularını sunuyordu bir yandan, o korkuları verirken de çocuksuluğun verdiği umursamazlığı işliyordu, bunları da bir yapboz dünyasıyla betimliyordu yaratıcısı: Mei’nin dünyası yıkıldığı anda herkes birer yapboz parçası gibi teker teker kaybolup gidiverdi. O gidiş yanında da Jay’in dünyası, yapbozun bir parçasının bile kaybolması sonucu tamamlanamıyordu çünkü Jay’in bir parçası eksik kalmıştı. 


Mei, tek çocuk olan bir ortaokul öğrencisidir ve anne ile babası onun yanında anlaşıyor gibi gözükse de aslında göründükleri gibi değildir. Annesi, gençliğinde Paris’te sanat eğitimi aldığı için aklını ve ruhunu orada bırakmıştır. Mei ile az ilgilenen ebeveynler olarak boşanmaya doğru gitme yolundadırlar. Mei, anne ve babasının bu ilgisizliğinden dolayı, ormanın tüm güzellikleriyle bezeli olan büyükbaba yanına, yani büyükbaba evine gitmeyi en sevdiği hobileri arasına çoktan yerleştirmiştir çünkü büyükbaba, Mei’yle anne ve babasından daha çok ilgilenmektedir. 


Mei, yine evde anne ve babasının ilgisizliğinden sıkıldığı bir akşam odasının penceresini açtığı anda Jay dünyasına da bir kapı açmış olur ve karşı evde müzik çalan bir çocuk görür. Ertesi gün, okula gittiğinde derse başladıkları anda okula gelen yeni bir nakil öğrencisi vardır ve bu Mei’nin bir gün öncesinde akşam gördüğü o müziğin yaratıcı olan Jay’dir. Başta, hiç kimseyle muhatap olmayan bilindik bir nakil öğrencisidir Jay ama zamanla Mei, onun dünyasına girmeye başlar. Birlikte vakit geçirmeye başladıkları andan itibaren de arkadaşlıkları beklenen seviyeye gelmiş olur. Mei ve Jay, o çocuksuluğun getirisi olan ne kadar şey varsa kendi dünyalarına hiç çekinmeden sokarlar. Çocukluk günlerinde olan ve hayatı boyunca kimsenin unutamadığı ‘ilk aşk’ da böylece başlamış olur. Zaman ilerledikçe, Mei'nin anne ve babasının ilişkilerindeki olumsuzluklar da ortaya çıkmaya başlar. Bu da boşanma kararına kadar gider ve Mei, o korkularıyla kaplanacak olan dünyasına adım adım ilerlemeye başlamış olur.


‘’Küçükken, dedemle dağlarda yaşardım. Dedem her zaman, yıldızlarla dolu gökyüzüne bak, tüm dünya sana bomboş görünür, derdi.‘


Filme başladığım anda, karşıma gelen durağanlıkla oflaya puflaya tamamlayacağım bir film kararına vardım, bu da en büyük yanılgılarımdan biri oldu. Filmde durağanlık yok muydu? Unutmayalım ki izlediğimiz şey bir Uzak Doğu filmiyse eğer o durağanlık kaçınılmaz sonlarımızdan biridir ve ben bazı yapımlarda bu durağanlığı fazlasıyla seviyorum. Starry Starry Night da bu sevdiklerim arasına adını yaldızlı harflerle yazdırdı; film adını ünlü ressamlardan birine ait tanınmış bir eserden alıyor aslında ve filmde bugüne kadar merak ettiğim en güzel ayrıntıyı gördüm; yapbozun ortaya çıkış hikayesi. İşte o anda bu filmde kayboldum, aslında beni çoktan yakalamıştı ama ben bunu son ana kadar hissedememişim çünkü filmin o masalsı dünyasında yolumu çoktan kaybetmiştim. Bulmaya da hiç niyetim yoktu aslında, bulmasam da sonlanacağını biliyordum ve film, bana en güzel sonlanışı verenlerden biri olmuştu. İki büyülü oyunculukla tadı damağımda kalan bir yapım oldu Starry Starry Night; Mei ve Jay dünyasını üstlenen çocuk oyuncuların döktürdüğü bir yapım, Mei’nin bir çocukta olması gereken tüm korkuları size yapmacılıktan uzak dünyasıyla sunan bir isimdi bu film, o minik bedenin kendini ortaya koyduğu kocaman bir dünyaydı. O korkulardan birini de en güzel sahnesiyle sunuyordu, hayatında anne ve babasıyla olmaktan daha fazla vakit geçirdiği büyükbabasının yanına hastaeye giderken, yine büyükbabasının kendi için yaptığı fili büyütüyordu o kendine ait olan güzel mi güzel dünyasında:


Sonra, en güzel ayak kullanımlarından birine sahipti bu dünya; Uzak Doğu’lu yapımlarda sözlerle anlatılamayan şeyleri ellerle anlatan senarist çoktur, bunun tersi olarak da ayak kullanımıyla anlatanı çok azdır. Bazı şeyler, sesle anlatılamayacak kadar derin ve masumdur. Bazı şeyler duyma mesafesindedir ama duyulmazdır. Starry Starry  Night, bu yola başvuranlardandı. Üstelik, her ikisini de kullanmaktan çekinilmemiş bir dünya ve bize en güzel  iki sahneyi bu işlenişle sunuveren minikler dünyasıydı; hem de o çocuksuluğun verdiği tüm masumiyetle süsleyerek yapmış bunu. Yaparken de hiçbir güzelliği esirgememiş. 


Oyunculuklar yanında boğucu bir auraya sahip olmayan hafif bir darmı vardı bu filmin; olmadığı kadar hafif bir dram, yumuşacık bir hüzün, ipeksi bir dokunuşla verilen ağlama hissi. Bunlar yanında, insanı o minicik dünyasına götürüyor. Çocukluk anılarımızın bir bir gözümüzün önünden geçmesini sağlıyor. Bunu yaparken de yüzünüzde o ilk aşkın verdiği sevimliliğin getirisi olan bir gülümseme bırakıyor. Bir yanınız sonu görmek için bir an önce finale gelsin diyor,  bir yanınız da bu masum ve hayalsi dünya hiç bitmesin istiyor. Ağır dramdan uzak oluşuyla, bu film benim için ayrı ve özel olanlardan biri olup çıkıveriyor. İçersinde ne bir hastalık ne de bir ani ölüm taşımamasına rağmen beni izlerken olmadık hüzünlere götürdü bu film, bu etkisiyle bile benim özellerimden olmaya aday, adaylıktan ziyade zirveye oynayanlardan. Bir çocuk dünyası, bir yapboz dünyası, bir 13 yaş geçiş dönemi ama hepsinden önemlisi olarak Mei’nin o gerçekçi dünyasıyla yanından geçip gidilmeyecek bir filmdi Starry Starry Night; bunu yapan varsa eğer dönüp bu filme bir daha baksın lütfen ve hak ettiği o değeri esirgemeden bir şans daha versin çünkü bu film o ikinci şansı hak ediyor.


Birer birer kaybolan yapboz parçalarının tek resimde bütünleşememesinin korkusunu lanse edişiyle bu film favorilerim arasına gelip yerleşir; yerleşmekle kalmaz ve bende yer edinen sahneleriyle uzun bir süre bünyemdeki gel gitlere neden olur. Ben de gitmeden önce sevdiğim karelerden birini ekler ve o içimdeki çocuksu ruhun yansıması olan, 'çocuk' adlı bu canavarı uyandırarak güzel bir sahneyle kapanışı yapar yeni Tayvan yapımları keşfine çıkmayı beklemek adına köşeme çekilirim. ♥~~

0 yorum:

Yorum Gönder