6 Nisan 2013 Cumartesi | By: Squaw

Kim Ki Duk Güncesi

 

 Kim Ki Duk; Uzak Doğu sinema dünyası denildiğinde, diğer ülkelerde de adı en çok geçen kişidir eminim, Türkiye’de de severleri oldukça fazla diye düşünüyorum. Bunlardan biri de benim, onun dünyası sıradan esintiler taşıyor hissi verse de bambaşka düşünceleri ardında sır gibi saklayan bir birey gibidir. Onu anlamak için önce Kim Ki Duk dünyasına alışılması gerekir. Onun hiçbir şey vermiyormuş gibi görünen dünyasında birçok şey arayıp bulmak onu izleyen takipçinin yapacağı ilk şey olmalıdır. Kimi zaman insan sınırlarını zorlayan dünyasıyla izleyicisinde ürperti bırakabilecek bir isimdir Kim Ki Duk, kimi zaman da hiç yokmuşçasına verdiği hafif romantizmiyle izleyicisini kendine bağlayıverir. Benimse, onda en çok sevdiğim şey anlatmaya çalıştığı ne olursa olsun, ister felsefik simgeler saklı olsun ister zihinsel düşünceler saklı olsun, ne saklarsa saklasın hemcinslerine olan ihanetidir çünkü Kim Ki Duk hemcinslerini kayırıyorken bir taraftan da onların kirli dünyasına indirger her şeyi, buna en güzel örneği de Beautiful filmiyle verir. Bu filmiyle erkek dünyasının ne kadar kirli düşüncesi varsa, biz izlerleri için bu dünyanın kapısını ardına kadar aralar. Güzel bir kadına özenilmesi gereken yüzün diğer tarafını da sermekten kaçınmaz Kim Ki Duk.

Kan öğesi onun vazgeçilmezlerinden. Bu demek değil ki tüm filmleri kanlarla kaplı ama son zamanlarda değindiği filmlerinde en az bir kareye kırmızılık serpiştirmeden geçememiş Kim Ki Duk. Bu kırmızılık filmlerinin en renkli sahnelerini oluşturur, karanlık bir dünya sunmaz asla. Aksine kırmızılığı en güzel şekliyle yerleştirir o efsanevi dünyasına, yeri gelir bir katilin rengidir, yeri gelir güzel bir kadının tek kurtuluş yoludur, yeri geldiğinde de o dengeyi sağlamak adına uyuyamamak için kendine yaptığı işkencelerin kanıtıdır o kırmızılık. Bi-mong (Dream) filminde Odagiri Joe ile sunar size bu kırmızılığı, Ying Yang felsefesine değinilen en güzel filmlerden biri Dream. İki farklı dünyanın bir denge üzerine kurulması gibidir ana tema ama görünenden daha fazlasına sahiptir bu Odagiri Joe & Lee Na Young dünyası. Benim de en sevdiğim Kim Ki Duk yansımasıdır.


 

Erkekleri farklıdır Kim Ki Duk’un; son zamanlarda bu çizgisinden çıksa da çoğu kez erkekleri hiç konuşmaz onun. En belirgin özelliklerinden biridir bu; ne sağırdır ne de dilsiz. Aksine, en gür seslilerden seçilmiştir başrol ismi ama anlatmak istediklerini konuşmalar veya seslerle boğmaz, anlatmak istediğini hareketler ve mimiklerle sunar bize. Hatta iki kişinin çıkıp da sıfırlandığı bir dünya ile sunar size, o erkeklerden biri de 3-Iron filmindedir.

 
Film boyunca tek kelime duyamayacağınız bir başrol erkeği karşılar sizi, insan zihninin hafiflemesine değinen bir dünyayı sunar bu filmiyle. Boş evlerde gezinen bir yolcudur başrol erkeği, film boyunca hiç sesini duyamadığımız bir erkeği vardır Kim Ki Duk’un, tek ses olmasa bile son ana kadar sizi kendine hapseden bir karakterdir. Poongsan erkeğinin de ondan aşağı kalır yanı yoktur. The Greatest Love ile soğuk duygular beslediğim Yoon Kye Sang bu filmde tam bir yıldızdı. Yanındaki boşluğu süsleyen Kim Gyu Ri’nin etkisi de yok değildi. Kendisi sevdiğim kadın oyuncular arasında, hatta ilk 10’mu rahatlıkla süsleyebilecek bir isim. Kim Ki Duk filmleri içinse biçilmiş kaftan, onun yanında Shi Gan var. Başrol erkeğimiz, yani Ha Jeong Woo da onun için biçilmiş kaftan. Totaline baktığımızda seçilen tüm isimler Kim Ki Duk dünyası için yaratılmış gibi, yaratılmaktan ziyade kendilerini o dünyaya adapte etmişler bir nevi. Sanırım ‘oyunculuk’ denilen şey bu olsa gerek. xD



So Ji Sub ve Kang Ji Hwan’sa beklemediğim Kim Ki Duk erkekleriydi benim. Yapımcılığını yaptığı Rough Cut filminde bu ikiliyi buluşturmuş ve çok iyi bir ikili dünyası sunmuş bize. So Ji Sub, en geveze Kim Ki Duk dünyasıydı, erkek karakterleri onun dünyasından farklı çizgide olsa da finali tam bir Kim Ki Duk esintisiydi. Beklediğim sonla beklemediğim So Ji Sub oyunculuğuyla en çok keyif aldığım seyirliklerimden biriydi Rough Cut dünyası. Shi Gan dünyası ise benim için bambaşka izler taşıyordu:




O zamanlar Kim Ki Duk bilgim sıfırdı, hatta adını bile bilmeden oturdum ekran karşısına. Bu film sonrası Kim Ki Duk sevgim başladı çünkü birlikte olduğu insana duyulan aşk ve güven duygusunu vermek istiyormuşçasına farklı bir dünyaydı bize sunulan. Ardında ise her zamanki gibi daha farklı dünyalar saklıyordu. Estetikle yüzünü değiştirip yeniden karşısına çıktığı erkeğin onu tanıyıp tanımamasıyla, daha da önemlisi ona olan sevgisinin nasıl olacağı merakıyla dolu bir dünyaydı Shi Gan. Kimi yerinde izleyicisini zorlayan kimi yerindeyse izleyicisinde ‘acaba’lar bırakan bir isimdi. Onun dünyasına adım atmamı sağlayan isim oluşuyla benim için apayrı bir isimdir Time. En zorlulardan biriyle girmişim bu dünyaya, oysa Kim Ki Duk dünyasına girilmek isteniyorsa önereceğim isim bellidir benim; Dream. O da kimi yerinde sınırlarımızı zorluyor, özellikle de Odagiri Joe’nin finale doğru girdiği atak beni çok zorladı, itiraf ediyorum ama filmin en alıcı anı oydu. O sahneler, o kırmızılık olmasa bu filme Kim Ki Duk esintisi denilemez gibi geliyor bana. Bir de, Poongsan önerilebilir. Drama dünyasına giren hemen herkesin aşina olacağı bir dünyayı, yani Kuzey ve Güney Kore ekseninde geçen bir anlatıma sahip bu film. Farklı bir dünya aslında, Kuzey Kore’den istenilen kişileri kaçırmayı meslek edinmiş bir başrol erkeği var bu isimde. En son işi de Kim Gyu Ri’nin rolünü kaçırmaktır ve beklenilen de yaşanır. Birbirlerine aşık olurlar ve en belirgin aşkın sunulduğu bir Kim Ki Duk yapımı olur Poongsan. Düşman politikacılar için hayal ettiğimiz şeyi de yapar sonunda Duk; hepsini alır bir odaya tıkar ve, ‘’Ne halleri varsa görsün’’ düşüncesinde birbirlerine bırakır hepsini. Filmin en can alıcı atraksiyonuydu bu, yalnız sonunu sevmedim filmin, tek bu film değil aslında, dedim ya; Kim Ki Duk finalleri de birkaç fire dışında tam noktalanıştır. Bu nedenle, en sevdiğim finallerinden biri 3-Iron filmindedir. En güzel final derken The Bow girer devreye. Bir de, Spring, Summer, Autumn, Winter... and Spring filmi. The Bow, tek mekan filmlerinden. Gerçi hoş, çoğu öyledir filmlerinin. Koca bir denizin ortasında balıkçılar için tasarlanmış ve ticaret için kullanılan bir gemide geçer. Bu gemiyi işleten yaşlı adamın kendine gelin yapacağı genç kız ve bu kıza karşı bir şeyler hisseden delikanlımız arasında geçer film. Filme dair en sevilesi sahneler kızımızın salıncağa bindiği kısımlar olsa gerek.


Spring, Summer, Autumn, Winter... and Spring ise bir insanın her döneminde yaşadığı duyguların, olayların ve doğa kanunlarının mevsim isimleriyle simgeleştirildiği bir adrestir. Onun da The Bow’dan pek bir farkı yoktur çünkü bu adresi de suların dünyasındadır. Koca film boyunca pek bir mekan göstermez size Kim Ki Duk, göstermese bile sonunu merak ettirecek bir dünya sunar. Nasıl bir dünya sunduğunun önemi yoktur aslında, o farklı bir dünyadır. Farklı dünya yanında en bilinesi dünyaları sunuyordur aslında, bir bakıma Kim Ki Duk’u özel kılan şey budur. Onun dünyasına girdiğinizde, girmekten ziyade onun dünyasında kilitlenip kalmayı seçtiğinizde ilk fark edeceğiniz şey bu olmalı. Ama hepsinden önemlisi, onu anlamak istiyorsanız fimleriyle değil filmlerinde anlatılmak isteneni çözmekle başlayın işe derim, yoksa Kim Ki Duk size çok uzak bir dünya gözükecek, ondan gelen esinti sizi hiç üşümediğiniz kadar ürpertecektir. Peki, sevmediğim filmi yok mu? Var elbette, nedense Breath filmini sevemedim. Belki izlediğim dönemdeki modumun etkisi vardı, belki de bana hitap etmesinden çok uzaktı, nedeni neydi bilemiyorum ama arada fire verdiklerim oldu. İzlemediğim filmi de fazla aslında, amacım iyi bir Kim Ki Duk geçmişi yapmak. Bunu hangi ara yaparım, ne zaman tamamlarım bilemiyorum ama ben bu adresten kolay kolay gitmem, o esintide üşüsem de üzerime hırkamı geçirir yine de vazgeçmem. Bu sene de Kim Ki Duk bizi kendi dünyasına alıp götürecek gibi;  Red Family ve An Actor is An Actor adında iki yapımı geliyor, daha önce de dedim ama yinelemek niyetindeyim. An Actor is An Actor filminin afişi de pek bi hoşuma gitti. ♥

0 yorum:

Yorum Gönder