14 Mayıs 2013 Salı | By: Squaw

Tarihle Müziğin, Bir de Dostluğun Sunduğu Ortak Bir Şölen: Sakamichi no Apollon


Tarihle müziğin buluştuğu nadir isimlerden birisi Sakamichi no Apollon. Müzik şöleni sunarken diğer taraftan da dostluğun en güzel anlarını ortaya döken bir isim, aynı zamanda bir insanın en güzel dönemlerini sahiplenecek olan lise yıllarını da seyircisine hediye etmekten çekinmeyecek olanlardan biri. Mangasından kopup gelen o güzel dünyanın kapılarını, seslerle ve hareketlerle can bulmuş şekle sokup sizin için aralıyor bir nevi. Bu çabasını sunarken kendinden de bir şeyler ortaya döküyor. Üçlünün dostluğu gibi gözükse de iki insanın tek yürek oluşuydu aslında; 1960’ların günümüze getirilişinde onları kullanmaktan çekinmemişti. Bir nevi aşk için dostluğun yansıması, bir nevi yaşam için arkadaşlığın adresiydi; bir nevi de o tarih kokan atmosferin müziğe yanısamasıydı Sakamichi no Apollon.


 Kaoru, babasının işi nedeniyle devamlı yer değiştirmiş bir liselidir. Okul nakilleri, küçücük yaşlarındayken başlamıştır. Babasının devamlı ikamet etmeyişi nedeniyle amcasında yaşamak zorunda kalan Kauro yine nakil olduğu okul hayatında ilk gününe başlamak üzeredir. Yeni bir okul, yeni bir çevre, yeni arkadaşlıklar (daha doğrusu edinilemeyen arkadaşlıklar), bunun getirisi olarak da yeni yalnızlıklar dönemi başlamıştır. Üçlümüzün, çıkışlarıyla asabiyetini her daim belli eden ve kavga etmeyi hayat felsefesi haline getirmiş olan Sentarou ile karşılaşma anından sonra yeni hayatında farklılıklar yaşamaya başlar Kauro. Böylece yeni okulunda yeni bir isimle öğrencilik hayatı başlamış olur; o artık Kauro değil Bon’dur. Üçlümüzün son kare taşı olup da dişiliğiyle ikilimizin dünyasına dişilik katan Ritsuko ile bu üçlü dünyasına farklı bir hava katan Yukira vardır Sakamichi dünyasında. Ritsuko’nun babası Ojii-san’ımız da tamamlayıcı karakterlerden biridir. Bon'un yeni nakil olduğu okul hayatında boğulduğu bir anda çatıya doğru yönelmesiyle yıkılamayacak gibi görünen bir dostluğun başlangıcına sahip Sakamichi; böylece ilk dostluğunu yaşamış olur Bon. Buna, bir de ilk aşkı katmasıyla okuyucusunu geçmiş dönemlere götürüverir. Kendimizi, masum aşkların çevrelendiği bir evrende buluveririz, bunun ‘üçgen’ olduğunu düşündüğümüz anda beşgene dönüşüverir her şey.

Yeni ortamlarına alışamadığı anlarda tek kurtuluş yolu çatıya kaçmak olan Bon, bu kez çatıya çıkış engeliyle karşı karşıya kalır. Bu engel ne bir öğretmendir ne de bir barikattır, düşündüğünden çok başka bir engel onu yolundan etmiştir. Sen’le başlayan tanışıklığı bu sayededir. Bu engeli aşma çabası verirken ummadığı bir anda Sen’le yıkılamayacak bir dostluğa doğru adım atmış olur. Ritsuko dışında arkadaşı olmayan Sen için Bon tek dosttur, Bon için de aynı şekildedir, bundan sonra ayrılmayacak olan üçlümüz Sakaimichi dünyasının tüm güzelliklerini de sizden esirgemez olur. Her şey burada kalmaz aslında, bu sadece başlangıçtır çünkü her şey Bon’un, Ritsuko’ların müzikle ilgili şeylerin satıldığı dükkanlarına gitmesiyle başlamıştır. Dükkana ilk gelişidir Bon’un, klasik müzikle ilgilenirken kendini Caz dünyasına bırakacak kapıyı açmıştır aslında. Alışveriş yapmayı planladığı anda merdivenlerden başka bir dünyaya inişin olduğunu görür. Bu, aslında Sen’in dünyasına giden yoldur. O merdivenin ardında kimsenin bilmediği bir Sen saklıdır, Caz’ı her şeyin üstünde tutan Sen amatör olan bir bataristtir. Bon’un da piyano geçmişiyle onlara katılması sonucu birbirini tamamlayan ikilimiz de bu bitmeyecek ortaklığı kabul etmiş olur. Bir de, Jun-ni’miz vardır. Tokyo’da üniversitede öğrenci olan Jun da zaman zaman ekibimize katılmakta, Ojii-san’ımızın da eşlik etmesiyle grup edasında doğaçlama müzik yapmaktadırlar. Bon’un da aralarına katılmasıyla tam anlamında bir müzik grubu oluştururlar. Onlar için her şey müziktir, müzikse her şeydir ama hayatın sadece müzikle yürümediği gerçeği zaman içersinde karşılaştıkları şey olur ve onları büyümenin en önemli tanığıyla karşı karşıya bırakır. Hayat tüm zorluklarıyla onlara büyümeyi vermektedir. Lise günlerinin güzelliği aynı şekilde devam edilecek denirken ayrılan yolların getirisi yaşamları da görmüş oluruz. Hayat sadece merdivenlerden inmekle son bulmaz, bir de onun düzlüğe çıkan kısmını yaşamak gerekmektedir.


 Mangasını soluksuz bir şekilde okuyup sömürdükten sonra animesini izlemeyi dört gözle beklediğim bir yapımdı Sakamichi no Apollon. Bu bekleyişimi gönüllü olarak uzattığım isimlerden biriydi aslında, bitirdiğimdeyse mangasıyla kalmasını dilediklerimden. Animesi bu kadar mı kötüydü? Hayır, aksine türleri arasında olabilecek en iyilerdendi. Belki ben gözümde çok büyüttüm belki de hiç yapmadığım bir şeyi yapmamın getirisi olarak bu düşünceleri edindim. Genelde anime yapımına, mangasından daha önce fırsat verenlerdenim. Bu kez farklıydı, bu defa önceliğim mangaydı. Manga ile animeyi de kıyaslamam asla, benim için her yapım kendi alanında değerlidir. Sakamichi no Apollon da öyleydi ama nedense animesinde konuya yedirelemeyen bir heyecan eksikliği vardı, sonu içinse bir şey demiyorum, sadece ufk tefek olan ama o büyüyü bozacak olan oynamalarla harcanmış bir son olduğunu dile getiresim var. Türüne ya da konusuna baktığınızda tarihi bir yapımın sizi sarmalayacağını düşünebilirsiniz. İşte bu Sakamichi çatısı altında unutmanız gereken şey çünkü karşınızda tarihi etiketini kendine has havasıyla aşmayı başarmış bir isim var. Yaftalarını en güzel halleriyle süslemiş bir isim Sakamichi, karakter dünyasının ardındakileri seyircisinden esirgememiş bir yapım, konusunun güzelliklerini de fazlasıyla vermeyi başarmış. Verdiği güzellikler karşılığında çok şey istememiş olanlardandı. O güzelliklerin sonunu da verebilmeyi dilediği kesin; konusuyla olsun karakterleriyle olsun sizi alıp kendi dünyasına sokmayı başarabilecek gücü olanlardan. O gücü her daim ortaya çıkarmayan ama hiç ummadığınız anda sizi o güçle yeniveren. Bu kadar kısa sürede sizi o güçle sarmalamayı başarabilmiş, bu başarısını da doyurucuğuyla tamamlamıştı Sakamichi no Apollon.


Sakamichi ismi ne zamandır gelmeyen ve ben gibi dört gözle Josei gelmesini bekleyen takipçilerine bayram havası yaşatan bir yapımdı. Ne var ki bu bayram havasını onu izlerken yaşayamayacağınız bir isimdi. Bu etiketi sonuna kadar taşıyordu belki ama benim beklediğim Josei bu değildi, belki beklenen Josei kalitesindeydi, belki de beklenen Josei izlerine sahipti ama benim beklediğim bu olamazdı. Beni, o ne zamandır dilediğim heyecan dalgasına kaptırabilecek bir Josei değildi. Çok şey beklediğimden miydi bilmiyorum ama bu isim bana daha fazlasını verebilecek güce sahipti, bu güce sahip olduğuna inanıyordum. Bu nedenle benim için ardında saklı olanları öne çıkaramayan bir yapımdı. Finalin yıkıcılığı yanında hareketten uzak bir dünyası vardı, fazlaca netleşmeyen duygusal dünyalar da seyirciyisini üzebilecek noktadaydı. Belki böylesi bir yapım için istediğim, düşlediğim hareket fazla gelebilecek bir istekti ama en azından romantizmi doyurucu olmalıydı. Josei denildiğinde her zaman efsanevi aşklar bekleyemeyiz elbet ama nasıl ki bir Seinen temasında sert şeyler beklediğimizde karşılığını alamıyorsak bir Josei yapımda da beklenilen bu romantizmi alamamak üzüyor, seriye çok da fazla haksızlık edesim yok. Son yıllarda her sezon en az bir tane gelen Josei için şükretmeyi bilmeliyim diye düşünüp bu noktada eksiklikten uzak bir kapanış yapasım var. :)


Sahip olduğu eksileri ve artılarıyla, sizi o üçlü dünyasına her türlü hapsedebiliyordu Sakamichi no Apollon. Bunu nasıl başarıyordu bilemiyorum, bilmek için de irdelemedim. İrdelenmeyi de hak etmiyor zaten. Çoğu yapıma inat o güzel çizimleriyle hak ettiği yere gelmiş olduğunu düşünüyorum, benim için ‘’çok iyi’’nin altındaydı ama bakmayın siz bana, o güzel dostluk bağına gelin bir an önce, o bağa gelmeden önce mis gibi kokan tarihi yolculuğa hazırlanın. Ardından da üçlü dünyasını süsleyen ve son nokta olan o sevilesi Caz tınılarında kaybolun. Kaybolun ki Suwabe-san’ın (Junichi karakterine sesiyle hayat veren Seiyuu) o sesinin güzelliğinin tadına varın. ;)

0 yorum:

Yorum Gönder