27 Haziran 2013 Perşembe | By: Squaw

Terzi Kendi Söküğünü Dikemezmiş!




Uzak Doğu dizilerine mola vermeye yeltendiğim bir dönemdeyim, peki bunu başarabiliyor muyum? Ne siz sorun ne de ben söyleyeyim, şu an bu soruyu geçiştirme yolları arayan ilkokul çocuğundan bir farkım yok. Bu dünyanın kapısını aralamış herkesin bu büyüden kurtulması çok zordur, hepimizin en iyi bildiği şeydir bu. :) Hatta bu dünyaya yeni adım atmış bir çaylak olsanız bile bu durum fark etmeyecektir çünkü o baldan bir parmak çalmışsınızdır  ve o bal için bir parmak çalmak sizin için yetersizdir, biliyorsunuz. İşte sizi zincirleyen dünya böyle bir tuzaktır. :)


Emma adıyla yıllar önce Gwen Paltrow sayesinde tanıştım, birkaç yıl sonra da mini dizisiyle geldi karşıma. İki Emma da rolünün hakkını yaraşır bir şekilde vermişti, filminde de dizisinde de hiçbir ayrıntı kaçamağı yapılmamış.


‘’Tercihim hangisi olur?’’ tarzında bir yorumla karşı karşıya kalmak en büyük dilemmam olurdu kesin, dilemmadan ziyade korkum. İki Emma’yı da ayrı ayrı sevdim çünkü iki Emma da bana o Emma’nın kişiliğinde var olan haşarılığı ve sevimliliği fazlasıyla yaşattı. Geçen günlerin birinde mini dizi tekrarı yaptım, nasıl da özlemişim o dönemleri; o dönemlerin kıyafetlerini, asilliğini, romantizmini, centilmenlerini, en önemlisi de o dönemin aile ilişkilerini, aile ilişkileri yanında baba kız bağlarını.


Emma, o dönemlerin İngiltere’sinde önemli bir ailenin üyesi, o dönemin en çok dikkat çeken leydilerinden biri. Ablası bir beyfendiyle evlenmiş ve 5 çocuğuyla birlikte Londra’da yaşamını sürdürmekte. Emma ise yaşlı babası ve ailesiyle ilgilenen, çalışanları ile birlikte Londra’dan uzakta bir yerde yaşamını sürdüren esas kızımız. Bunun yanında, baba ve kızımıza, aynı evde yaşamasalar da sık sık yaptığı ev ziyaretleriyle eşlik eden bir centilmenimiz vardır. Açıksözlü, yaptığı her şeyin arkasında durmayı bilen ve insanların arkasından konuşmak yerine yüzüne karşı sözünü esirgemeyen bu centilmenimiz, yani Mr. Knightley, Emma’nın da hatalarını sık sık yüzüne vurmaktan çekinmez. Emma da açıksözlü olduğu için ikilimiz sıklıkla ufak tefek tartışmalara girmekten kaçınmaz.


Emma, babasıyla ilglenip o dönemin asil dünyasına ait genç kızların yaptığı gibi, gününü samimi ziyaretlerini yaparak geçirmekte, ait olduğu dünyanın yaşanılanlarıyla ilgilenmektedir. Tam bu noktada, hayatına renk getirecek bir olay yaşar ve bir çiftin, yani küçüklüğünden beri yanından hiç ayrılmayan ve annesi olmadığı için anne gibi gördüğü mürebbiyesinin, yörenin bilinen beyfendilerinden biriyle arasını yapar. Böylece Emma, yaşadığı yerin ve o dönemin nam salan çöpçatanlarından biri olup çıkar. Emma, çevrsindekilerin aşk hayatını şekillendirirken kimi zaman yanılgılara düşer, kimi zaman kendi dünyasına eğlence katar, kimi zaman da kendi aşk dünyasının kapısını aralayacak durumlara maruz kalır. Bahsi geçen bu dönemlerin birinde mürebbiyesinin eşi olan beyfendinin, ilk eşinden olma oğlu olan Mr. Elton  kasabaya dönüşünü yapar. Emma için aşk kelebekleri çoktan uçuşmaya başlamıştır, elbette başkasının hayatına müdahele etmek kendi hayatını şekillendirmekten daha zordur çünkü kendi hayatın için yaptığın hatalarda, geriye dönüş olup olmaması senin için en önemli şeydir. Mr. Knightley, tüm centilmenliğiyle bu yaşanılanların ve aşk yönlendirmelerinin, Emma’nın kendisi için hata olduğunu göstermeye çalışsa da Emma için Mr. Knightley hata yapan taraf olup çıkar. Bu da Mr. Knightley’nın seyirci konumuna geçmesini sağlamaktan başka bir işe yaramaz, o da üstlendiği rolü yerine getirmek için çoktan seyirci koltuğuna geçmiştir.


Yeniden dünyaya gelsem yaşamayı istediğim, en çok olmayı dilediğim dönemlerdir 18. ve 19. yy İngiltere’si ile Fransa’sı. ♥ Çalkantılı zamanlarına rağmen o kasırgaları yaşamayı dilerdim, hangi ülkenin tarihinde bu tip kasırgalar olmamış ki? :D O dönemin romantizm ve şıklık dolu ekseni her daim beni kendi evreninde kaybetmeyi başarmıştır, sadece romantizm ve şıklık değil elbet. Yaşanılan savaşlar, çalkantalı aile hayatları, o döneme dair ne kadar obje varsa onların mistik kokusu ve bu kokuyu bana taşıyan ne kadar çok isim varsa, hepsi benim için vazgeçilmez olmuştur. Emma da işte o vazgeçilemezlerin en kıymetlilerinden biridir.
Yazarın belli bir dönemine değinen, aynı adlı romanından uyarlama bir yapım bu mini dizi. Mini dizi diyoruz çünkü 1 saat süren 4 bölümcüğe yedirilmiş tüm kitap. Böyle söyleyince her şeyi vermemiştir diye düşünüyor insan ama böyle bir yanılgıya düşmeyin sakın. Mini dizi oluşu sizi asıl çeken yön olmalı çünkü her bölümünde yer alan en küçük ayrıntı bile, size Emma dünyasının ardındakilere götürmeyi başarıyor.


Dünya Klasikleri’ne ait dizileri sevmemin bir diğer nedeni de sakız gibi uzamasına mani olan bölüm kısalıkları. Dolu dolu olan, hiçbir anın, hiçbir repliğin ve sahnenin atlanmadığı o güzel mi güzel dünyanın seyircisine özenle aktarılması. Her yapımın kendi dünyasına ait olan, o sevilesi özelliklerinin, bir nakış edasıyla her bölüme yedirilişi bu isimleri ayrı yere koymama neden oluyor. Bu önemi vurgularlarken de seyircisini, o atmosferin keyfinden mahrum bırakmayışlarıdır belki de beni çeken. Beni neyin çektiğini tam söyleyemem ama beni bu Emma dünyasından vazgeçirecek bir şey yoktur eminim, sadece Emma dünyasından mı? Sanmıyorum çünkü tüm dönem dizileri benim için bir tutku nedenidir. Tüm dönem dizileri diyorum ama bakmayın siz, bahsettiğim dönemleri en başta söylemiş olmam lazım. Başta söylememişsem bile bir ara mutlaka dile getirmişimdir. Ha Emma demişken sıraya, çoktan Wives and Daughters, Pride and Prejudice, Cranford, The Devil's Whore ve türevlerini beklemeyip eklemiş bu bünye. Hepsini bir çırpıda yutup hayaller dünyasına çoktan atlamıştır bile. (´ω`) 

0 yorum:

Yorum Gönder